Kelebek Etkisi ve Zaman İçerisindeki Dönüşümü
- peopleinsunlight

- 26 Tem
- 3 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 6 gün önce
Hayatınızdaki en önemli kararı düşünün. Belki bir şehir değiştirdiniz, belki bir iş teklifi kabul ettiniz, belki o gün o mekana gitmeye karar verdiniz. Şimdi bir de o kararın tam tersini hayal edin. O şehre taşınmasaydınız şu an nerede yaşıyor olurdunuz? O iş teklifini reddetmiş olsaydınız bugün ne yapıyor olurdunuz? O gün o mekana gitmeseydiniz şu an yanınızdaki insan hayatınızda olur muydu? Bu soruları sorabilmek bile cesaret istiyor çünkü arkalarında büyük bir bilinmezlik var. 2000’lerin en popüler düşüncelerinden biri olan kelebek etkisini ve bugünün dünyasında nasıl dönüştüğünü konuşuyoruz.

Kelebek Etkisi Neydi?
1961’de MIT’de meteorolog Edward Lorenz, bilgisayarına bugünün hava koşullarını (sıcaklık, basınç, rüzgar hızı gibi verileri) sayılar olarak girip “önümüzdeki günlerde ve haftalarda hava nasıl olacak?” sorusuna cevap arıyordu. Bir gün simülasyonu tekrar çalıştırırken başlangıç sayılarından birini 0,506127 yerine 0,506 olarak kısalttı, aradaki farkın önemsiz olduğunu düşünerek. Hiçbir termometre bu farkı ölçemezdi. Ama bilgisayar tamamen farklı bir hava durumu öngörüsü üretti. Virgülden sonraki o üç küçük rakam, yani 127, sistemin geleceğini tamamen değiştirmeye yetmişti.
Lorenz bu keşfi 1972’de ünlü bir soruyla sundu: “Brezilya’da bir kelebeğin kanat çırpması Teksas’ta kasırga yaratır mı?” Başka bir deyişle: hayattaki en küçük değişiklik bile öngörülemez sonuçlara yol açabilir mi? Lorenz’in keşfi kaos teorisinin temel taşlarından biri oldu. Kaos teorisi, hava durumu, borsa, trafik gibi düzenli görünen sistemlerin aslında tahmin edilemez olduğunu söylüyor. Düzensiz değiller, kuralları var ama o kurallar birbirine o kadar hassas bağlı ki başlangıçtaki en küçük fark sonucu tamamen değiştirebiliyor. Kelebek etkisi de bu teorinin en bilinen kavramı. Ve çoğu kişinin sandığının aksine “küçük değişiklikler büyük sonuçlar yaratır” demek değil. Asıl mesajı: ne kadar planlarsanız planlayın, uzun vadede ne olacağını bilemezsiniz.
2000’ler: “Ya O Otobüse Yetişseydim?”
Bu fikir 90’ların sonunda ve 2000’lerde pop kültürün tam merkezine oturdu. “Ya şunu yapmasaydım?” sorusu bir neslin düşünce biçimini şekillendirdi ve sinema bunu gayet başarılı ve detaylı bir şekilde işledi. 1998’de Sliding Doors, Gwyneth Paltrow’un metroya yetişip yetişmemesiyle iki paralel hayat anlattı. Aynı yıl Run Lola Run, Franka Potente’nin üç farklı koşusunda üç farklı sonuç gösterdi. 2004’te The Butterfly Effect, Ashton Kutcher’ın geçmişi değiştirmeye çalıştıkça her şeyi daha da kötü yaptığı bir karabasan sundu. 2009’da Mr. Nobody, Jared Leto’nun yaşlı bir adamın hayatının tüm olası versiyonlarını yaşadığı felsefi bir yolculuktu. Hatta 1993’te Jurassic Park’ta Jeff Goldblum, Laura Dern’in eline bir damla su bırakarak kaos teorisini açıklıyordu: aynı yere bırakılan iki damla her seferinde farklı yöne akıyordu çünkü derideki görünmez farklar hiçbir zaman tekrar etmiyordu.
Bu filmlerin ortak noktası: hayat kırılgandı, her an her şeyi değiştirebilirdi, kontrol bir yanılsamaydı. Ve biz bu fikri sevdik. Çünkü hem korkutucu hem romantikti; bir tesadüfün sizi hayatınızın aşkıyla karşılaştırabileceği kadar, bir saniye gecikmenin her şeyi mahvedebileceği anlamına da geliyordu.
2020’ler: “Her Şeyi Kontrol Edebilirsin”
Aradan yirmi yıl geçti ve bakış açımız kökten değişti. 2000’lerde “her küçük kararım her şeyi değiştirebilir” diye düşünüyorduk. Şimdi ise tam tersi: “manifest et, hedeflerini belirle, hayatını kontrol et.” Sosyal medya bize “main character energy” (“hayatımın başrolü benim” düşüncesi) sunuyor, öz gelişim kültürü “her şeyi sen yaratabilirsin” diyor, algoritmalar ne izleyeceğimizi, ne yiyeceğimizi, kiminle tanışacağımızı öngörüyor.
Kelebek etkisi “kontrol edemezsin” diyordu. Şimdiki kültür “her şeyi kontrol edebilirsin” diyor. 2000’lerde bir tesadüfün gücüne inanıyorduk, şimdi tesadüfü ortadan kaldırmaya çalışıyoruz. About Time (2013), Richard Curtis’in zamanda yolculuk filmi, belki de bu geçişin en güzel örneği. Başta kahraman geçmişi değiştirmeye çalışıyor ama filmin sonunda vardığı yer şu: en iyi strateji geçmişi değiştirmek değil, bugünü yaşamak. Kelebek etkisinin romantizminden “anı yaşa” felsefesine geçiş.

Peki Cevap Nerede?
Muhtemelen ikisi de tam doğru değil. O güne geri dönüp o geceye gitmemeyi seçseniz ya da o iş teklifini reddedip başka bir yola yönelseniz, hayat daha iyi olmayabilirdi. Çünkü ne her kanat çırpması kasırga yaratır ne de her şeyi kontrol edebilirsiniz; bizi bekleyen ihtimaller ancak bir noktaya kadar kontrol edilebilir. Nassim Taleb'in antifragilite kavramı ilginç bir üçüncü yol sunuyor: Bazı sistemler kaostan zarar görmez, aksine güçlenir. Günümüz gerçekliğinden bakınca, hayatı kontrol etmeye çalışmak yerine kontrolümüz dışındaki şeylerden güçlenerek çıkmayı öğrenmek kulağa epey mantıklı geliyor. Mesele ne her şeyi kontrol etmek ne de kaosa teslim olmak; ikisinin arasında, beklenmedik olana açık ama kendi yönünü bilen bir yerde durmak.
Hayatınızda en çok hatırladığınız anları düşündüğünüzde, büyük ihtimalle çoğunun önceden planlanmadığını fark edersiniz. Tıpkı Woody Allen'ın Match Point'indeki tenis topu gibi: Top fileye çarpar ve hangi tarafa düşeceği belli değildir. Şans mı, yetenek mi, kader mi? Cevabı ise basittir: Asıl önemli olan topun nereye düştüğü değil, o an geldiğinde ona nasıl karşılık verdiğinizdir.



Yorumlar