Londra’da Sanat Tarihinin İzinde Yürümek
- peopleinsunlight
- 17 May
- 5 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 18 May
Bir şehirde, antik bir anıtın parçalarından oluşturulmuş bir rekonstrüksiyon önünde gezip ertesi gün Van Gogh’un Ayçiçekleri’ni görebilmek, aynı öğleden sonra bir Alexander McQueen’in tasarımı karşısında takılıp kalmak ya da Turner’ın sisli manzaralarını uzun uzun izleyebilmek için o şehrin Londra olması gerekiyor. İngiltere, imparatorluk döneminde dünyanın dört bir yanından eserleri, objeleri ve koleksiyonları Londra’ya taşıdı; aynı zamanda kamusal müzecilik anlayışının gelişiminde de önemli bir rol oynadı. Bugün Londra’da hâlâ çoğu müzenin büyük bir kısmına ücretsiz girebiliyor olmak, şehrin sanatı erişilebilir kılma konusundaki en güçlü taraflarından biri. New York yazısında MoMA, Met ve Guggenheim üzerinden modern sanatın nasıl şekillendiğine bakmıştık. Şimdi ise Londra’nın dört büyük müzesi olan British Museum, Victoria and Albert Museum, National Gallery ve Tate Britain üzerinden antik uygarlıklardan modernizmin ilk yıllarına uzanan sanat ve görsel kültür tarihini takip edeceğiz.

British Museum
Dünyanın ilk ulusal halk müzesi olarak 1753’te kurulan British Museum, 8 milyonun üzerinde eserle insanlık tarihinin en geniş koleksiyonlarından birine ev sahipliği yapıyor. Antik Mısır, Yunan, Roma, Mezopotamya, Asya ve İslam sanatı gibi medeniyet tarihinin her katmanına tek çatı altında bakabiliyorsunuz. Müzenin en bilinen eserlerinden biri Rosetta Taşı. Mısır hiyerogliflerinin çözülmesini sağlayan bu taş, tarih biliminin dönüm noktalarından biri. Yine Parthenon Mermerleri (Elgin Mermerleri) ise hem sanat tarihi hem de kültürel miras tartışmaları açısından en çok konuşulan koleksiyonlardan biri. British Museum klasik anlamda bir sanat müzesi değil, bir uygarlık müzesi; sanatın çıkış noktasını anlamak için buradan başlamak gerekiyor.
Koskoca bir antik yapının parçalarının buraya taşınıp sergilenmesi ve bir antik yapıya, kilometrelerce yol yapıp gittiğiniz eski köy patikalarının sonunda değil de Londra’nın göbeğindeki bir müze içinde bakıyor olmak inanılmaz bir deneyim. Nereid Anıtı (Nereid Monument) gibi örneklerde, Likya’daki bir mezar yapısının cepheleri, heykelleri ve kabartmaları neredeyse sahne gibi yeniden bir araya getirilmiş haliyle sergileniyor. Oturup saatlerce inceleyebilirsiniz. Bir diğer bölümde ise koleksiyonda geniş yer ayrılan Antik Mısır var; hiyeroglifler, taş üzerine işlenmiş duvar resimleri ve erken dönem resim örnekleri. Sanatın “bükülü perspektif” dönemlerindeki anlatım dilini görüyorsunuz. Figürlerdeki erkek ve kadın temsillerinde ten rengine göre farklılaşan betimlemeler, dönemin toplumsal yapısını da gözler önüne seriyor; dışarıda çalışan erkekler daha koyu, ev yaşamıyla ilişkilendirilen kadınlar ise daha açık tonlarla resmedilmiş.

Victoria & Albert Museum (V&A)
1852’de kurulan V&A, dünyanın en büyük dekoratif sanatlar ve tasarım müzesi. British Museum tarih ve uygarlık anlatırken, V&A insanın gündelik hayata dokundurduğu estetiği anlatıyor: moda, tekstil, seramik, cam, mücevher, mobilya, mimari, fotoğraf. 2.3 milyonun üzerinde eserle 5.000 yıllık tasarım tarihini kapsıyor. V&A’yı farklı kılan nokta, sanatı sadece duvardaki bir tablo olarak değil, hayatın içindeki her nesne olarak ele alması. Müzenin en çarpıcı bölümlerinden biri moda galerisi; Coco Chanel’den Alexander McQueen’e moda tarihinin ikonik parçalarını görebiliyorsunuz. Raffaello’nun Sistine Şapel için hazırladığı taslak çizimler de burada.
Ortaçağ ve Rönesans galerileri beni en çok etkileyen bölümlerden biri oldu. Altın yaldızlı ahşap oyma figürleriyle, açılır kapanır panelleriyle sunak dolapları (altarpiece) karşısında nefesiniz kesiliyor. Bir de bu eserlerin yüzyıllar önce bir kilisede insanlar üzerinde nasıl bir etki yarattığını düşünsenize... Müzenin ortasından John Madejski Garden’a ulaşıyorsunuz; tabii girer girmez büyüleniyorsunuz. İtalyan tarzı avlu bahçede oval bir havuz, su fıskiyeleri ve limon ağaçları var. İnsanlar çimlerde piknik yapıyor, kitap okuyor, çocuklar havuzun etrafında oynuyor. Bir müzenin içinde bu kadar canlı ve yaşayan bir alan bulmak müthiş bir zenginlik, keşke her şehre zorunlu olarak eklense!

National Gallery
1824’te kurulan National Gallery, Trafalgar Meydanı’ndaki konumuyla Londra’nın tam kalbinde. 13. yüzyıldan 20. yüzyıl başına kadar Batı Avrupa resim sanatının en kapsamlı koleksiyonu demek yanlış olmaz. 2.300’ü aşkın eserle Rönesans’tan Empresyonizm’e kadar resim tarihinin bütün ana dönemlerini kapsıyor. Van Gogh’un “Ayçiçekleri”, Botticelli’nin “Venüs ve Mars”ı, Vermeer’in “Virginal Başında Duran Genç Kadın”ı, Monet’nin “Nilüferler”ı, Caravaggio, Rembrandt, Velázquez, Turner. Burada klasik resim sanatının en iyilerini görüyorsunuz.
Dünyanın en geniş klasik resim koleksiyonuna sahip bir müzede, önünde durduğum eserlerin sayısını tahmin edersiniz. Bu yüzden National Gallery’yi detaylı inceleyebilmek için hâlâ her gidişimde en az yarım gün ayırmaya çalışıyorum. Beni en çok etkileyen eserlerden biri Caravaggio’nun “Vaftizci Yahya’nın Başını Alan Salome” (1609-10) tablosu. Caravaggio’nun karakteristiği olan ışık-karanlık kontrastları, figürlerin yüzlerindeki ifadeler, tablonun karşısında uzun süre durmanıza neden oluyor. Jan van Eyck’in 1434 tarihli “Arnolfini Portresi” sanat tarihinin en çok analiz edilen tablolarından biri. Arka plandaki aynaya dikkatli baktığınızda odadaki diğer figürlerin yansımasını görüyorsunuz; Kuzey Rönesans’ın detay takıntısının en güzel örneği. Bir diğer durak, Hans Holbein’in “Büyükelçiler” (1533) tablosu. Tablonun alt kısmında garip, çarpıtılmış bir form görüyorsunuz; belirli bir açıdan baktığınızda bunun bir kafatası olduğunu anlıyorsunuz. Anamorfik perspektif denilen bu teknikle Holbein, iki güçlü ve zengin büyükelçinin yanına ölümün hatırlatıcısını gizlemiş.
Jacob Jordaens’ın “Kutsal Aile ve Vaftizci Yahya” (1620-25) tablosu capcanlı ve sıcak renkleri ve dolgun figürleriyle sizi resmi keyifle incelemeye itiyor. Jordaens, Rubens’in öğrencisi ve Caravaggio’nun etkisini taşıyan bir ressam; bu tabloda ikisinin izlerini birlikte görebiliyorsunuz. Monet’nin “Trouville Sahili” (1870) tablosu ise tamamen farklı bir his uyandırıyor. Monet, eşi Camille’i ve bir arkadaşını balaylarında açık havada resmetmiş. Boya yüzeyine yakından baktığınızda hâlâ kum tanecikleri ve deniz kabuğu parçalarının gömülü olduğunu görüyorsunuz; sahilde çalışılmış resmin en somut kanıtı. Canaletto’nun Venedik vedutaları (manzaraları) ise müzenin bir başka güçlü köşesi. Büyük Kanal, gondollar, su üzerindeki ışık yansımaları; 18. yüzyıl Venedik’ini bir fotoğraftan da öte, neredeyse pencereden bakıyormuşçasına bir gerçekçilik ve şiirsellik içinde izliyorsunuz.

Tate Britain
1897’de açılan Tate Britain, tamamen İngiliz sanatına adanmış bir müze. 16. yüzyıldan günümüze İngiliz sanatının en kapsamlı koleksiyonunu barındırıyor. Turner, Constable, Gainsborough, Francis Bacon, Lucian Freud, David Hockney, Bridget Riley. Özellikle J.M.W. Turner’ın eserleri için ayrılmış Clore Gallery başlı başına bir ziyaret sebebi. Turner İngiliz sanat tarihinin en önemli isimlerinden biri ve ışığı kullanma biçimiyle Empresyonistlere ilham vermiş bir öncü. Her yıl verilen prestijli Turner Ödülü de bu müzede sergileniyor. Tate Modern çağdaş ve uluslararasıyken, Tate Britain yerel ve tarihsel; ikisi birlikte İngiliz sanatının hem kökünü hem bugününü gösteriyor.
Tate Britain’ın kendisi de bir eser aslında; neoklasik bina, içeri girer girmez sizi yüksek kubbesi ve dekoratif tavanlarıyla karşılıyor. Beni durduran eserlerden biri Sir Lawrence Alma-Tadema’nın “A Favourite Custom” (1909) tablosuydu. Viktorya dönemi İngiliz ressamı Alma-Tadema, antik Roma yaşamını inanılmaz bir detayla resmetmesiyle tanınıyor. Roma hamamındaki suyun berraklığı, suyun içindeki kadınların inanılmaz bir gerçeklikle resmedilişi; mermer dokuların renk tonu, figürlerin doğallığı karşısında büyüleniyorsunuz. Bir diğer eser, imzasız bir ressamın “The Cholmondeley Ladies” (1600-10) tablosu. Aynı gün doğan, aynı gün evlenen ve aynı gün doğum yapan iki kadın, bebekleriyle birlikte resmedilmiş. İlk bakışta birebir kopya gibi duruyorlar ama dantel detayları, mücevherler ve göz renkleri farklılaşıyor.
Bonus: Tate Modern
Tate Modern, işlediği dönem itibarıyla yukarıdaki listenin bir tık dışında kalıyor; modern ve çağdaş sanat dönemlerini anlatıyor. Eski Bankside Enerji Santrali’nin 2000 yılında müzeye dönüştürülmesiyle doğan Tate Modern binasının kendisi bile bir deneyim. Thames kıyısında, St Paul’s Katedrali’nin karşısında duran bu devasa endüstriyel yapı, 1900’lerden günümüze uzanan koleksiyonuyla Londra’nın çağdaş sanat merkezi. Picasso, Dalí, Warhol, Rothko, Pollock, Hockney, Ai Weiwei gibi isimler burada. Tate Britain İngiliz sanatının kökünü anlatırken, Tate Modern uluslararası çağdaş sanatın nabzını tutuyor.
Londra’nın müze dünyası tabii ki bu beş müzeyle sınırlı değil. Her bir eserini ayrı ayrı dakikalarca izlemek isteyeceğiniz Wallace Collection, Saatchi Gallery gibi daha niş ve bağımsız mekanlar kendi başına ayrı bir yazının konusu. Ancak önce, dünya sanat tarihinde önemli yere sahip ve kalıcı koleksiyonlarıyla milyonlarca sanatseveri ağırlayan bu müzeleri iyice anlamak ve sindirerek gezmek gerekiyor.



































