top of page

Pluribus: Biz ve Tektipleştiremediklerimiz

  • Yazarın fotoğrafı: peopleinsunlight
    peopleinsunlight
  • 12 Oca
  • 3 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 17 May

Apple TV’de Kasım 2025’te yayına giren ve geçtiğimiz haftalarda birinci sezon finalini yapan Pluribus, dünyaya yayılan bir virüs salgını sonrası, sinirleri alınmış derecede sürekli mutlu ve tatmin bir toplum hâline dönüşen insanlığın, dönüşümü geçirmemiş 13 kişiyi sisteme katma hedefi etrafında gelişen olayları anlatıyor. Yayınlandığı günden beri üzerine onlarca teori yazılan, felsefi sorgulamaları ve işlediği metaforlarla sinema profesyonelleri tarafından detaylıca incelenen Pluribus’un baş senaristi ve yapımcısı; ince bir zekâ ve kalem sahibi Vince Gilligan. Carol karakterini ise, mikro mimikleriyle bile rolünü gerçek bir karaktere dönüştüren ve bu rolle Golden Globe 2026’da En İyi Kadın Oyuncu ödülünü kazanan Rhea Seehorn canlandırıyor.


Pluribus

Dönüşümü gerçekleşmemişlerden biri olan yazar Carol Sturka, sürekli gülücükler saçan ve olumsuzlukları hayat gerçekliğinden silmeye, herkesi bir olma düzenine sokmaya çalışan bu yeni sistemin düşünce yapısına tamamen zıt, aykırılığı ve huysuzluğu ile öne çıkan bir antikahraman. İlk bölümde, insanlığın başına gelenlerden önceki “normal” hayatına baktığımızda, Carol’un yazarlık mesleğiyle hayatını kazandığını; ancak okuyucu kitlesinden mutlu olmadığını, bu kitleyi içten içe sevmediğini ve kendi içinde aşağıladığını görüyoruz. Esas sanatsal üretimi olarak gördüğü kitabını, bu kitlenin anlayamayacağını düşünerek kendine saklıyor. Sevgilisiyle “kendi içinde mutlu” bir hayatı var; ancak bu ilişkide bile, flashbacklerle gösterilen bazı anlarda, kolaylıkla keyif alınabilecek durumlarda aslında ne kadar memnuniyetsiz ve eleştirel olduğunu görüyoruz. Hayli bireysel ve ötekiyle pek empati kuramayan bu karakterin, sevmediği ama tolere etmek zorunda olduğu pek çok şeyi barındıran dünyayı eski hâline döndürmek isteyen ve bunun için savaşmak zorunda olan tek kişi olması, ironik bir durum olarak okunabilir.


Carol, salgın sonrası uzun bir süre sisteme kafa tutup eski dünyaya dönüş yollarını aradıktan sonra, sistem tarafından yaptıklarından dolayı cezalandırılıp terk ediliyor. Bir süre tek başına kalan Carol, sonunda yalnızlıkla baş edemiyor ve meydan okuduğu “diğerlerini” geri çağırmak zorunda kalıyor. Yazar-okur ilişkisine benzer şekilde, doğrudan bir faydaya dayalı olmayan bu ilişkide bile yeniden temas çabası, senaryo tarafından oldukça doğal ve insani bir seçim olarak işlenmiş. Bu noktada yazar, antikahramanın sınırlarını zorlamamış ve onu gereksiz farklı çözümlere yönlendirmemiş.


Pluribus

Bir diğer eleştiriye maruz kalan, ancak derinlerde incelikle tasarlanmış gerçekçi benzerlikler sunan kısım; son iki bölümde Carol’ın Zosia ile aşkının işleniş biçimi. Pek çok izleyici, dünyayı eski haline döndürmek için herkese kafa tutan bu karakterin Zosia ile ilişkisine başladıktan sonra ana amacından vazgeçmesini ve birden bire Zosia’nın peşinden gitmesini senaryoda uç bir geçiş olarak yorumluyor; çünkü buradaki ilişki gerçek bir ilişki değil ve taraflardan biri artık kendine ait duyguları olan bir insan değil. Oysa buradaki aşk, aşık olan tarafın gerçekliğine hayli uygun bir şekilde işleniyor; tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi. Bu noktada senarist, aşık olmanın ileride yalnızca gerçek insanlarla yaşanan bir duygu olmayacağı yönündeki tartışmalara da göz kırpmış. Aşkta kontrol mekanizmasının ortadan kalkması ve Carol’ın gerçeklere rağmen aşkın peşinden gitmesi, diğerlerinin onu kolektif bilinç sistemine katmak için geçmişte dondurduğu yumurtalarını kullandıklarını öğrenene kadar devam ediyor. Daha önce diğerlerinin programlanma mekanizmasını bilmesine rağmen, Zosia’nın kendisini herkesle eşit sevmesini sorgulayan ve günün sonunda bunu bile bir kenara atabilecek kadar yoğun duygular yaşayan Carol, bu kandırılmayı öğrendikten sonra hızlı bir şekilde gerçekliğe döner ve dünyayı eski hâline getirmek için kendisine katılan, dönüşümden etkilenmemiş 13 kişiden biri olan Manousos ile kaldığı yerden çalışmaya koyulur. Son iki bölüme kadar tempo, ara ara bazı bölümlerde düşse de genel olarak senaryo, her bölümde bizi, bu yeni düzene ait yeni bilgilerle beslemeye devam ediyor.


Pluribus

Son olarak, salgına uğrayan kolektif bir bilincin parçası olan “diğerleri” açısından bir okuma yapacak olursak, evet, bunun büyük bir yapay zekâ eleştirisi olduğu kesin. Diğerleri, sinir bozucu cevaplara bile sakinlikle yanıt veriyor; normalde bitmesi gereken bir cümleyi noktalayıp kapatmak yerine, “bu bitti ama üzerine şunu da ister misin” tadında, günümüz GPT’ler dünyasından alışık olduğumuz ilgili öneriler yapıyorlar. Ancak bu eleştirileri tek boyutlu okumak eksik kalır; yapay zekanın tektipleşmiş ve kalıplaşmış, biz dedektif tüketiciler tarafından kolaylıkla tespit edilebilen iletişim tarzı üzerinden yapılan benzetmelerin yanı sıra, modadan estetiğe, popüler kültürden trendlere, hatta “lame” olana kadar pek çok alanda tek tipleşen yönelimlerimizi de masaya yatırmak, bizi sürekli “bizden olan”ın içinde tutmaya çalışan sistemin yaklaşımına yönelik sorgulamalara uzanmak yerinde olur. Hiçbir canlıyı kasıtlı olarak öldüremedikleri için yeterli besin üretemeyen “diğerleri”nin, ölü insanlardan elde edilen protein ile beslenmesi, iktidar, etik, tüketim ve insan doğası üzerinden çeşitli benzetmeler ile okunabilecek, çok katmanlı düşüncelere sürüklüyor bizi.


Tadı damağımızda kalan ilk sezonun ardından, bizi rutinden çıkarıp yine farklı sorgulamalara götürecek, yaratıcı bir ikinci sezonun bizi beklediğini tahmin etmek zor değil. Lezzetli filmler ve diziler anlamında verimli bir yıl olan 2025'in ardından, 2026’nın da, kendi senaristlerinin bile belki bilinçli bir şekilde tasarlamadığı çıkarımları kendi aramızda günlerce konuşabileceğimiz, daha çok yapımın olduğu verimli bir dizi–film yılı olması dileğiyle.


© 2026 by People in Sunlight. All rights reserved.

bottom of page